Milli Eğitim Bakanı Prof. Dr. Yusuf Tekin’in Akademik Yükselişi
Prof. Dr. Osman İnci
14.03.2026
Milli Eğitim Bakanlığı’nda 1000 gününü dolduran Prof. Dr. Yusuf Tekin’in akademik yükselişi dikkate değer süreçler içermektedir. Kişiye özel Kanun Hükmünde Kararname (KHK) değişiklikleriyle rektör atananlardandır. Son yıllarda, önce Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarı ve sonra Milli Eğitim Bakanı olarak, Türk milli eğitimine yön veren Sayın Tekin’in profesörlüğe yükseltilmesi ve rektörlüğe atanması ve ayrıca rektörlük süreci uygulamaları, diğer atama ve yükseltmelerden önemli farklılıklar içermektedir.
Profesörlüğe yükseltilmesi, ilana son başvurma tarihinden sonra, 5 iş günde halledildi. Profesör olduktan 28 gün sonra Hacı Bayram Veli Üniversitesi’nin ilk rektörü oldu. Rektörlüğe atanmak için yasada yer alan “rektör olmak için üç yıllık profesör olma” koşulu kaldırıldı.
Doç. Dr. Yusuf Tekin, Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarı iken, müsteşarlık bakan yardımcılığına dönüşünce, 24 Temmuz 2018 tarihinde görevden ayrıldı. Bundan 3 gün sonra Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, profesör ilanı verdi. İlanda aranan özel koşul: “Parlamentolar, meşrutiyet ve Osmanlı son dönemi demokrasi tartışmaları konusunda çalışmalar yapmış olmak.” Bu koşul Doç. Dr. Yusuf Tekin’i tanımlıyor, zira yüksek lisans ve doktora tezi çalışmaları ve yayınları bu konudadır.
Zamana karşı yarış başladı. İlana başvuru süresi 10 Ağustos Cuma Günü, saat 17.00’da dolmakta. Üniversite Yönetim Kurulu, en erken pazartesi (13 Ağustos 2018) toplanır. Rutin olarak Yönetim Kurulu; profesörlük jüri üyelerini belirler, ön yazı ile adayın hazırladığı profesörlük başvuru dosyası gönderilir, jüri üyeleri dosyayı inceler, raporunu yazar, rektörlüğe gönderir, tüm jüri üyelerinin raporları gelir, Üniversite Yönetim kurulu toplanır, jüri raporlarını değerlendirir, adayın atanmasına karar verir. Tüm profesör atamalarında yasal süreç böyledir.
Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Rektörü sayın Tekin’i 17 Ağustos günü, adayı profesör kadrosuna atar. Bunlar hepsi 5 günde olmuş. Oysa öğretim üyeliğine atama ve yükseltme yönetmeliğinde (12.06.2018 tarihli) üniversiteler, son başvuru tarihinden itibaren bir aylık sürede jüri belirlemeleri, jüri üyelerinin ise iki aylık sürede rapor göndermeleri yazılıdır. Ama Yusuf Tekin’in ataması 90 gün yerine 5 günde bitirilmiştir.
Tüm bu olanları iyi anlayabilmek için, sayın Yusuf Tekin’in profesör olarak atandığı Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi dönem Rektörü Prof. Dr. Metin Doğan’ı tanımak gerekir. Metin Doğan da benzer yöntemlerle profesör olmuştur. Metin Doğan AKP Genel Başkan Yardımcısı Haluk İpek’in kayınbiraderidir. Ankara Keçiören Eğitim ve Araştırma Hastane Başhekimi iken, 2005’te Doçent olmuş, Sakarya Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı kadrolarında 1 Ekim 2010’da profesör olmuş. Kadrosu Sakarya Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde iken, 14 gün geçmeden bakanlık emriyle eski hastanesine başhekim olarak görevlendirildi. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından 10 Aralık 2010’da daha 70 günlük profesör iken bu üniversiteye kurucu rektör olarak atandı. (Üç yıllık profesör olma koşulu da kaldırılmadan.) Daha sonra iki kez daha atandı, toplam10 yıl rektörlük yaptı.
Prof. Dr. Metin Doğan, rektörlük dönemi adrese teslim akademik ilanlar konusunda zengindir. Profesör unvanı dağıtan üniversiteler arasında özgün yere sahiptir. 2011 yılında Tıp Fakültesine akademik kadro ilanı verilir, aranan koşullar çok özeldir. Örneğin; atanacak bir genel cerrah için “kabızlık” konusunda çalışmalar yapmış olmak koşulu getirilmiştir. Ankara Tabip Odası, adrese teslim ilanda atanacakların listesini çıkarır ve 3 gün önce notere beyanda bulunur, kayıt altına alınır. Listede bulunan 32 kişiden 31 tanesi atanmıştır. Konu yargıya taşınır, Ankara 5. İdare Mahkemesi ilanın yürütmesini durdurdu ve sonra da iptal etti. Eski hastanesinde çalışan doçentler burada profesör unvanı aldıktan sonra, kısa sürede eski hastanelerine görevlendirildiler. 2015 yılında Tıp fakültesinde görevli profesör ve doçentlerden 44 kişinin üniversite dışında çalıştığı saptandı. Biz bunlara “hayalet kadrolar” diyoruz.
Profesörlüğe yükseltme ve atamalarda profesörlük ile ilgili bilim alanı 5 yıl çalışması yasa gereğidir. Bu atandığı üniversitenin görev ve sorumluluğundadır. 2547 sayılı yasanın 26. Maddesi “..doçent unvanı aldıktan sonra en az 5 yıl süreyle açık bulunan profesörlük kadrosu ile ilgili bilim alanında çalışmış olmak” koşulu var. Kendi web sitesi bilgilerine göre 2007-2009 yıllarında üniversitede çalışmış. 2009 da Polis Akademisine geçmiş ve 19 Ağustos 2011’de Gençlik ve Spor Bakanlığı oradan da 2013’te Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarlığına. Özetle Polis Akademisini de saysak 19 Ağustos 2011’den sonra üniversitede değil. Bu durumda “en az beş yıl süre ile ilgili bilim alanında çalışmış olmak” koşulunu nasıl yerine getirmiş? Süre en az bir yıl eksik. Yayınlarına hiç girmemek gerekir. (7 yıl hiç yayın yapmadığı görülmekte.)
Cumhurbaşkanlığı 3 nolu Kararnamesi 3. Madde 5. Fıkrası, rektörlük için en az 3 yıllık profesörlük koşulu aramakta. 13 Eylül 2018 tarihinde yayınlanan 17 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle bu koşul kaldırmış. Hemen bir gün sonra, 14 Eylül 2018 tarih ve 2018/181 sayılı Cumhurbaşkanı kararıyla Prof. Dr. Yusuf Tekin, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Rektörü olarak atanmıştır. 17 Ağustos 2018 günü profesör olan Yusuf Tekin, 14 Eylül 2018 tarihinde, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Rektörlüğüne atandı.
Rektör iken, Danıştay ve YÖK kararlarına uymadığı, kişiye özel, adrese teslim çok sayıda ilanlar verdiği belgeli. Sayıştay raporlarında; liyakat ilkesini dikkate almadan atamalar, ihale ve hizmet alımlarında usulsüzlükler, görevlendirmelerde usulsüzlükler, hülle idari atamalar yer almakta.
Rektör iken, Nisan 2022’de Tarım Kredi Tohumculuk A.Ş. (TAREKS) Yönetim Kurulu Üyeliğini yaptı. Şirket, 05.06.2023 tarih 2023/025 sayılı yazı ile şirketin Bağımsız Yönetim Kurulu Üyesi Yusuf Tekin’in istifasını açıkladı. Yusuf Tekin 4 Haziran 2023 günü, Milli Eğitim Bakanı olarak atanınca istifa etmiş. Sayın Yusuf Tekin’in biyografisinde tohumculuk ile ilgili hiçbir eğitimi, yeterlilik belgesi olmamasına karşın TAREKS yönetimine atanmasıyla huzur hakkı almıştır.
Sayın Yusuf Tekin’in müsteşarlığı ve bakanlığı dönemindeki laik eğitime yönelik çıkardığı genelgeler ve uygulamalar çok önemlidir. Örneğin; ÇEDES Projesi. Burada değerler eğitimi adıyla din görevlileri, imam, vaiz, din hizmetleri uzmanı ve Kur’an kursu hocaları okullarda öğrencilere “değerler eğitimi” vermekte. Din görevlilerinin pedagojik formasyonu var mı? Ayrıca öğrencilere eğitim verme yetkisi var mı?
Bakan, tarikat ve cemaatlerle protokol yapmaya devam edeceklerini, “Kız çocukları için ayrı okullar açılabileceğini” savundu. Eğitimde fırsat eşitliğini kaldırdı. Öğrenciler, İmam Hatiplere yönlendirildi. Son olarak, Ramazan Genelgesi yayınlandı. Bu genelge, eğitim programının nasıl şekillendirileceğinin işaretlerini taşımakta.
Son olarak “Laikliği Birlikte Savunuyoruz” bildirisini imzalayan 168 kişi hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu ve haklarında “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçundan soruşturma başlatıldı.
Bakanlığın Ramazan Genelgesi, yalnızca Ramazan ayı etkinlik programını aşıyor. Eğitim programlarının nasıl şekillendiğinin ve şekilleneceğinin işaretlerini vermekte. Oysa eğitim sistemi, evrensel etik ilkeler, bilimsel düşünce sunmalıdır. Devlet okulları, ülkede yaşayan her dinden insanlara anayasal eşitlik ilkesinin somut uygulandığı eğitim kurumlarıdır. Laikliğin temel ilkesi tüm inançlara eşit mesafede durmaktır. Laiklik; akıl, bilim ve çağdaşlıktır. Laiklik düşünmektir. Laiklik asla başörtüsü tartışması değildir. Devletin akıl ve bilimle yönetilmesidir. Laiklik özgürlüğün sigortasıdır. Laiklik anayasal hükümdür.
YÜKSEKÖĞRETİME SON VURUŞLAR MI?
Prof. Dr. Osman İnci
Eski Trakya Üniversitesi Rektörü
07.02.2026
Yükseköğretim Kurulu (YÖK) Başkanı konuşmalarında Türkiye’de yükseköğretimin 3 yıla indirileceğini birkaç kez açıkladı. Açıklamalara göre 2026-2027 eğitim-öğretim döneminde yeni sisteme geçiş planlanmakta, eğer yetişmezse bir sonraki dönemde uygulama başlayacak. Yine YÖK, lisansüstü (yüksek lisans ve doktora) eğitim programı açılmasına yönelik ilkeleri de 29.02.2024 tarihinde değiştirdi. Bu değişiklik de aynı dönemde devreye girecek. Lisansüstü eğitim programı açılması için, öğretim üyelerinin program açılacağı yıldan bir yıl önce, bilimsel veri tabanı tarafından listelenen saygın bilimsel dergilerde, her birinin en az 1 yayın yapmaları koşulu getirdi.
Üniversite eğitimi 3 yıla indirilince dersler eylül başında başlayacak ve temmuzda sonlanacak, bir yıl 12 haftalık 3 sömestir olacakmış. Ders sayısı azalabilecek, bazı dersler kaldırılacak ve kredisi korunacakmış. Sağlık Bilimleri (Tıp, Diş Hekimliği, Hemşirelik) ve uygulamalı bazı bölümler, bu uygulama dışında kalacakmış. Üniversitede 240 Avrupa Kredi Transfer Sistemi( AKTS) değişmeyecekmiş.
Yüksek lisans ve doktora programı açılacak, bilim alanındaki öğretim üyelerinin programın açılacağı yıldan önceki takvim yılında, uluslararası bilimsel gücü yüksek, aldığı atıfları ve kaynakları listelenen dergilerde en az 1 yayın yapmaları koşulu getirildi. Bu koşul 2026-2027 eğitim-öğretim sonunda devreye girecek. Lisansüstü eğitim verecek öğretim üyeleri, bu koşulu sağlayamazsa program açılmayacak ve öğrenci alınmayacak.
YÖK, bu iki değişiklikle bir yandan öğretim üyelerine, Web of Science (WoS) veya Scopus gibi uluslararası saygın bilimsel veri tabanınca taranan, listelenen dergilerde yayın yapılması koşulu getirirken, diğer taraftan yılda 3 sömestir ders yapılmasını planlamakta. On ay öğretim yapılan üniversitede, öğretim üyeleri ne zaman araştırma ve proje yapacak, bilimsel çalışma yürütecek? Nasıl yayın hazırlayacak, bilimsel toplantılara, konferans, sempozyum, panellere kongrelere katılacak, sunum hazırlayacak?
Sorun, süre üzerinden tartışılacak bir konu değildir. Sorun, üniversitelerde eğitimin niteliğidir. Ülkemizde birkaç üniversitede eğitim-öğretim nitelikli, verimli düzeyde; ancak çoğunluğunda yetersiz, ölçme değerlendirme sorunlu olabilmekte. Bizim üniversitelerimizde standartlar kâğıt üzerinde. Bizim geleceğe yönelik yetişmiş insan gücü analizimiz var mı? Sorun yükseköğretimin süresinin ötesinde, eğitimin niteliği ile ilgilidir. Yükseköğretimde nitelik mi önemli, yoksa nicelik mi? Biz niceliği önceliyoruz. Tüm olumsuz koşullara karşın süreyi kısaltır, 3 yıla indirirsek “ev genci” sayımızda rekor rakamlara ulaşabiliriz.
Bu sistemle erken mezuniyet ve iş hayatına daha hızlı geçiş sağlanacak. Bugün sorun olan işsiz üniversite mezunu sayısı hızla artacak. Eurostat verilerine göre, 2024 yılında Türkiye üniversite mezunlarının işsizlik oranı, Avrupa’da genel işsizlik oranını aşan tek ülke. Sonuçta üniversite diploması işsizlikten kurtulmak için bir “güvence” değil. Bunun arkasında, yükseköğretimin plansız ve hızlı genişlemesi, 2006’da başlatılan “Her İle Bir Üniversite” projesidir. Anadolu’da hiçbir alt yapısı olmayan illerde üniversiteler açıldı. Akademik kadroları ise bilinen yöntemlerle doldurulmaya çalışıldı. Halen tek Profesör bulunan (Dekan) Hukuk Fakültesi var. Bu kararın alındığı yıllarda, yükseköğretim öğrenci sayısı 249 bin iken, 2024’te bu sayı 833 bine çıktı.
Nüfusları yakın olan Almanya ile Türkiye’yi karşılaştırdığımızda şöyle bir tablo çıkmakta: Türkiye’de 2024 yılı üniversite öğrenci sayısı 7.1 milyon, akademik personel sayısı 184 bin. Almanya’da 2.9 milyon üniversite öğrencisi ve 428 bin akademik personel var. Her iki ülkenin dünya üniversite sıralaması ise çok farklı: 2026 Dünya Üniversite Sıralamasında ilk yüzde Türkiye sıfır çekerken, Almanya’nın 8 üniversitesi var.
Akademisyen Kimdir?
Akademisyen yalnızca eğitim-öğretim yapan, ders veren kişi değildir. Bilimsel araştırma ve gereğinde deneysel çalışma yapmak, proje yönetmek, tez danışmanlığı yapmak da görevlerinden bazılarıdır. Bilimsel araştırmalarla bilgi üretimine katkı sağlar. Bilimsel yayın yapmak (makale, kitap, bildiri yayınlamak), bilimsel toplantılara (bilimsel kongreler, sempozyum ve konferanslar, paneller) katılmak, bilgisini paylaşmak, toplumsal sorunlara duyarlılık göstermek, çözüm önerileri geliştirmek gibi görevleri de vardır. Ulusal ve uluslararası dergilerde bilimsel çalışmalar yayınlamak en başat görevidir. Bu yayınlardır ki dünya üniversiteleri sıralamasını etkiler. Yüksek lisans ve doktora öğrencilerine tez danışmanlığı yapar, lisansüstü öğrencilerin akademik gelişimine katkıda bulunur.
Bu yeni sistemle 10 ay derslere giren bir akademisyenden, bu görevleri de yapmasını nasıl bekleyelim? Böylesine yoğun öğretim ve ders programı arasında nasıl araştırma ve proje yapacak, yayın hazırlayacak, bilimsel toplantılara katılacak. Üniversite sıralamasında genellikle saygın, bilimselliği tartışılmaz dergilerde yayınlanan bilimsel yayınlar temel ölçüttür. Yüksek lisans ve doktora programlarına öğrenci almak için, hem önceki takvim yılında bu dergilerde yayınlanmış yayın istenecek, hem de 10 ay, 3 sömestir derse girecek. Akademisyenler bir tür lise öğretmeni konumunda olacaklar. Yoğun ders yükü altında araştırma ve bilimsel yayın mı yapılacak?
Dünya Üniversiteler Sıralaması
Times Higher Education (THE) Dünya Üniversite Sıralaması 2026’da ilk 500’de Türkiye’den 4, Almanya’dan 37 üniversite var. (Türkiye’nin ilk 4 üniversitesi arasında Boğaziçi Üniversitesi yaşanan tüm olumsuzluklara karşın yerini almakta. Aşk olsun sana Boğaziçi, aşk olsun!) Türkiye Üniversitelerinin bilimsel performansı ortada.
Diğer bir sıralama olan CWTS Leiden 2025 sıralamasında, 2020-2023 yılları WoS’da indekslenen yayın sayılarını esas almış. CWTS Leiden geleneksel sürüm 2025’te 1594 üniversite sıralanmış. Bizim 204 üniversitemizden ilk 500’de yalnızca 2 tane var. Tüm listede, 1594 üniversite arasında ise 41 üniversitemiz yer almakta. Leiden sıralaması, üniversitelerin bilimsel dergilerde yayınlanan makalelere ve bilimsel yayınlara ilişkin bibliyografik verilere dayanır. Bir üniversitenin Leiden sıralamasına girebilmesi için, belirli minimum sayıda yayına sahip olması gerekir.
Lisansüstü Eğitim
YÖK, 29.02.2024 tarihinde lisansüstü program açılabilmesine dair ilkeleri değiştirdi ve ACELE kodu ile üniversitelere gönderdi. Kararda: “Yüksek lisans programında görev alacak öğretim üyeleri başına düşen yayın/eser sayı ortalaması, müracaat edilen yıldan önceki takvim yılı dikkate alınarak en az 1 olmalıdır.” Doktora için de aynı koşul. Yayınlar Web of Science veya Scopus kapsamındaki dergilerde yayınlanmış veya tescil edilmiş olmalıdır. 2026-2027 yılı sonuna kadar bu koşulları sağlamayan lisansüstü programlarına yeni öğrenci alınmayacak. Bu durumda üniversitelerde, lisansüstü eğitimde de (yüksek Lisans ve doktora) çok büyük sorun yaşayacaktır. Bu iki veri tabanının (WoS ve Scopus) taradığı dergilerde yayın yapmak hiç de kolay değildir. Bizde son yıllarda “çöp yayın” yaparak atanan ve yükselenler bu dergilerin kenarından dahi geçemezler. Gelenekleri ve akademik kültürleri yerleşmiş üniversiteler dışındakiler, yüksek lisans ve doktora eğitimi veremezler. Ancak, her zaman olduğu gibi bir yolunu bulurlar mı bilinmez.
Üniversite Mezunları ve İstihdam
Birçok üniversitede dışarıdan bakıldığında her şey yolunda, notlar yüksek, mezuniyet oranları da oldukça yukarlarda, öğrenciler yüksek ortalama ile mezun oluyorlar. Ama iş yaşamı nasıl? Yaşama atılınca, iş dünyasına gelindiğinde, pratikte, uygulamada, klinikte durum değişiyor.
Üniversite diploması, Avrupa’da işsiz kalma olasılığını azaltıyor. Tüm Avrupa’da işsizlik oranı, üniversite mezunları için genel nüfusa oranla düşük. Ancak tüm Avrupa’da bir istisna var; Eurostat’a göre Türkiye’de üniversite mezunlarında, genel nüfusa oranla daha yüksek işsizlik oranı var. AB ortalaması yüzde 3.8 iken, Türkiye 9.2 (Euronews.com 17.07.2025).
Üniversite mezunu sayısındaki artış, istihdam ile uyumlu mu? İş gücü piyasasında “beceri uyumsuzluğu” sorunu giderek artmakta. TÜİK 2024 raporunda, 15-34 yaş grubunda 9.2 milyon kişiden 2.5 milyonu becerilerinin altında işlerde çalışıyor. Özetle üniversite mezuniyeti, artık alanında iş garantisi değil. Birçoğu, eğitim alanı dışındaki işlerde çalışıyor. “Ev Genci” (ne okuyan, ne çalışan, ne iş arayan) oranı oldukça yüksek. Işıl Gökçegöz’e göre; AB ülkelerinde 15-29 yaş grubunda ev genci ortalaması yüzde 18 iken, Türkiye’de yüzde 35.6. Sonuç olarak, 15-29 yaş grubundaki gençlerin 1/3’ü okulda ve istihdamda değil. Üniversitelerin 3 yıla inmesiyle bu sayının giderek artması doğaldır.
Ülkemizde insan kaynakları planlaması var mı? Yaklaşık 20 yıldır böylesine bir planlama bulgusuna rastlamadım. İnsan eksikliği ve fazlalığına yol açmadan, optimum düzeyde eleman yetiştiriyor muyuz? Ayrıca çalışanlardan azami derecede istifade ediyor muyuz? Özetle insan kaynağını üstün performansta kullanıyor muyuz? Bir diğer çalışmada, örneğin 2040 yılında kaç mühendise, hukukçuya, doktora, öğretmene gereksinim olacak? Üniversitelerimizin kontenjanları, bu tür analizlere göre mi yapılıyor? ÖSYM 2024 yılı öğretmen atamaları için sınava giren öğretmen sayısı 531.260. Sınava girenler bunlar. Bir de umudunu kesip başvurmayanlar var. Atanan öğretmen sayısı 15 bin civarında. 97 adet Eğitim Fakültemiz var, her biri yılda 500 mezun verseler, yıllık 50 bin öğretmen bu rakamlara eklenecek.
Yükseköğretimde Temel İlkeler Çok Zedelendi
Öncelikle akademik değerlerde yaşanan erozyon giderilmelidir. Akademik özerklik ve özgürlük, akademik etik, yönetim etiği, liyakat, akademik serbesti sağlanmadan yükseköğretimde başarı hayaldir.
Mezunlarda eleştirel düşünme, problem çözme, ekip çalışması, beceri sergilemede yetersizlikler gözlenmekte. Sorun, standardize edilmemiş yükseköğretim sistemi. Üniversiteler temel standartlardan yoksun. Bilimsel alt yapıda ciddi sorunlar var. Böylesine bir tabloda süreyi kısaltmak, sorunu daha da büyütmektir.
Esas olan eğitimin niteliğidir. Yükseköğretim programları yeniden yapılandırılmadan, pratik-teorik dengesi evrensel ölçütlerde olmadan, ders ve uygulama içerikleri çağdaş verilerle güncellenmeden, ölçme-değerlendirme ciddiye alınmadan, akademisyene akademik özgürlük sağlanmadan “süreyi kısaltmak” sorunu daha da arttırır.
Ebu Bekir Er-Razi, yaklaşık bin yıl önce “Bir dirhem ilim, bin okka edebe muhtaçtır” demiş. İbn-i Sina ise “İlim ve sanat itibar görmediği yeri terk eder” demiş. Bilim kurumlarının vazgeçilmez etik değerleri; dürüstlük, tarafsızlık, gizlilik, saydamlık, yeterlilik ve sosyal sorumluluktur. Üniversiteler yetersiz ve yeteneksiz kadrolarla doldurulmamalı. Birçok üniversite ve fakültede, nepotizm (kayırmacılık, akraba kayırmacılığı, öznel ve adil olmayan ayırımcılık) sınır tanımıyor, adrese teslim ilanlarla (yalnızca isimleri yazılı değil) akademik kadrolar dolduruldu. Hatta bir ilanda alınacak kişilerin isimleri dahi yazılı çıktı. (İlana gönderilirken isimler silinmemiş, basında olduğu gibi yayınlandı.) Üniversitelerde diploma sahteciliği artık gündelik işlerden.
Son yıllardaki YÖK kararları ve uygulamaları incelendiğinde, bu kurumun yükseköğretimi temsil edemediğini görüyoruz. Üniversitelerin ders programını cuma namazı saatlerine göre düzenlemesini isteyen bir YÖK, anayasal laiklik ilkesine aykırı davrandığı gibi üniversite özerkliğine de açıkça müdahale etmektedir. Üniversitelerde yayınlanan “adrese teslim ilanlar” konusunda gönderdiği uyarılara uymayan rektörler hangi yaptırımları uyguladı? Gerçek diploma yolsuzlukları konusunda ne yaptı? Yüksek lisans ve doktora tezi yazımı yaptığını ilanlarla duyuran firmalara ne yapıldı? Rektör ve dekan atamalarında “liyakat” yerine “biat”, “sadakat” ve “siyaset” geçmektedir. Bu örnekler çoğaltılabilir. YÖK’ün son kararlarında, Avrupa yapıyorsa biz de yaparız anlayışı esas etkendir. Bu kararlarında da bilimsellik olmadığı açıkça görülmektedir. Ülke gençlerine yazık oluyor.
Selimiye Camisi Ana Kubbesini Değiştirmeyi
Israrla İsteyen Heyet Üyeleri
Prof. Dr. Osman İnci
17.12.2025
Selimiye Camisi, ibadete açılışından bugüne geçen 450 yılda birçok restorasyon geçirmiştir. Yapıldığı dönemden bugüne kadar geçirdiği restorasyon katmanları ile adeta Osmanlı Mimarlık tarihi belgesidir. Nitekim 2011 yılında UNESCO Dünya Mirası listesinde onurlu yerini aldı. Artık yapılacak restorasyon, rekonstrüksiyon ve restitüsyon müdahalelerinin sınırını belirleyen UNESCO/Dünya Mirası Uygulama Rehberine, ICOMOS koşullarına, Uluslararası Sözleşmelere, Viyana Tüzüğüne ve 660 sayılı Kültür Varlıklarını bakım ve onarım ilkelerine de uygunluk gözetilmelidir. Bunlar yalnızca Selimiye Camisi için değil, diğer tüm kültürel, anıtsal yapılarımıza yapılacak müdahaleler için de geçerlidir.
Selimiye son restorasyonda “Camii Ana Kubbe Kalemişleri” 19.06.2023’te, Edirne Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu onaylandıktan ve restorasyon çalışması başlandıktan sonra hattat, duvar süslemeci ve mimarlardan oluşan bir grup itiraz etmiş; ancak karar değişmemiştir. Kendilerini “Selimiye Tespit ve Tahkik Heyeti” olarak adlandıran bu grup Fatih Sultan Mehmet Vakfı Üniversitesinden 29.09.2023 tarihinde resmi yetki almış! Bu ne yetkisi, neyin yetkisi? Bu üniversitenin böyle bir görevi mi var! Bu sorular artırılabilir; ancak yanıt verileceğini ummuyor ve beklemiyorum.
Bu heyetin ana kubbe değiştirilsin, “16. Yüzyıl kalemişi” olsun, dönemine uygun olsun önerisi, Bilim Kurulunca birkaç kez reddedilmiş. Ellerinde belge olmadığı gibi, öneri bilimsel de bulunmamış. İlk kurul onaylı proje Aralık 2024’te tamamlanmıştır. Ancak Ocak 2025 tarihinde, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu, Edirne Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Müdürlüğü kararını iptal etmiş ve böylece yeni proje süreci başlamış. Sonuç olarak bitirilen ana kubbe kalemişleri tamamen kazınacak ve bu grubun “böyle olabilir” anlayışı ile çizdiği yeni bir kubbe yapılacak. Edirne İdare Mahkemesi, İstanbul’da yaşayan bir kişinin yaptığı başvuru sonrası, önce geçici, sonra kalıcı olarak yürütmeyi durdurma kararı vermiştir. Yargı süreci devam etmekte.
Bir yıl önce bitmiş restorasyonu sildirmek, kazıtmak isteyen, caminin bir yıldır kapalı kalmasına neden olan ve bitirilen projeyi değiştirmek için çok yoğun çaba harcayan heyet üyeleri kimlerdi? Bitirilen restorasyonu değiştirecek düzeyde güç nerden geliyor? Heyetin etkin üyelerinin özgeçmişleri ve ulaşıma açık bilgiler de şöyle:
Heyet Başkanı Uğur Derman: “Kubbealtı Vakfı” resmi sitesinde ve diğer bazı kurumların sayfasında isminin önüne Prof. (hc) getirilmiş. HC (Honorius Causa) onursal ünvandır. Üniversite senatoları tarafından verilir, “Fahri Doktora” demektir. Genelde Dr. (hc) verilir, genellikle bilim, sanat, edebiyat, siyaset, iş dünyası gibi alanlarda önemli başarıları olan kişilere takdim edilir, semboliktir. Resmi bir derece yerine onursal bir nişandır. İsim önünde kullanılmaz. Yasada, akademik gelenekte ve akademik kültürde böyle bir şey yoktur. Fahri (Onursal) doktora verilen binlerce kişi var; ama kimse isminin önüne Dr. (hc) ünvan olarak yazmaz. Örneğin Sakıp Sabancı’ya 2002 yılına kadar ikisi yurtdışında, 10 tanesi yurt içinde, 12 fahri doktora ünvanı verilmiştir; ama hiç isminin önüne Dr. (hc) Sakıp Sabancı yazıldığını görmedim.
Yaklaşık 45 yılda isminin önüne Prof. (hc) yazan iki kişi gördüm. Birisi İstanbulda muayenehanesi de olan bir doçentti. Bulgaristan’da Prof. (hc) ünvan vermişler. Doçent ise Prof. Dr. olarak kart bastırmıştı, Dernek Etik Kurulu’na şikâyet edildi, oldukça ağır bir yazı ile uyarıldı ve sildi. Medipol Üniversitesi daha da ileri gitmiş, kendini aşmış ve Prof. Dr. yazmış. Uğur Derman Bey, eczacılık okumuş ve yıllarca eczacı olarak çalışmış, yüksek lisans ve doktorası yoktur. Hat sanatı açısından da ustalar yanında bulunmuş, “Alaylı” görülüyor. Ancak bazı üniversitelerde ders vermiş!
Uğur Derman şöyle söylüyor: “Edirne’de kendisine Hattan denmeyecek seviyede olan” yerel kişiler camiyi hatlarla doldurmuş, bu kendisini çok rahatsız etmiş. Mevcut hatların sanatsal ve tarihi değeri yokmuş.
2010 UNESCO Yaşayan Kültür Hazinesi Ödülü sahibi.
2009 Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödüllü.
Heyet Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Sadettin Ökten: İnşaat Mühendisi, İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesine asistan olarak girmiş. Doktora ve Doçentlik sonrası, Mimar Sinan Üniversitesi Profesör ünvanlı. Son olarak Sabahattin Zaim Üniversitesinde ders vermekte. Mevcut durumu savunanların, Selimiye’ye “Seküler ve modernist bir zihinle” baktığını, oysa Selimiye’nin “Mescid-i Nebevi’nin Edirne’deki iz düşümü” ve “Tevhidin ve Sünnetin sembolü” olduğunu söyleyerek kubbe kalemişlerinin “edepli şekilde kaldırılması icap ettiğini” açıklamış.
2020 Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü sahibi
Nakkaş ve “Yüksek” Mimar Semih İrteş: Hazırlanan yeni projede, Selimiye’nin yarım kubbelerinde bulunan özgün 16. Yüzyıl nakışlarının esas alındığını, orantılı şekilde büyütüldüğünü paylaşmış. “Dönemine” uygun restore edilmeliymiş.
2015 UNESCO Yaşayan insan Hazineleri ulusal envanterine girmiştir.
Bu üç üyeden ikisi Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük ödülü sahibi. Yine iki kişi UNESCO Yaşayan Kültür Hazinesi ödüllü. Şaşırtıcı olanı UNESCO Yaşayan Kültür Hazinesi Ödülü sahibi iki kişi, UNESCO korumacılık ve restorasyon ilkelerine, Venedik Tüzüğüne, 660 sayılı Taşınmaz Kültür Varlıklarını Gruplandırılması, Bakım ve Onarımı ilkelerine neden uymuyorlar?
- Yüzyıla dönüş iddiası belgeye değil, yoruma dayalı. Oysa uzmanlar, mevcut kalemişi ve süslemelerin en az iki asırdır olduğunu yazıyorlar. Venedik Tüzüğü, restorasyonun anayasası kabul edilir. Tüzük “Tahmine dayalı herhangi bir müdahale yapılmamalı” der. Kubbede görülen desenler yapının tarihi belleği olarak yorumlanır. Her onarım, farklı zamanların teknik ve ruhunu taşır. Selimiye kubbesindeki katman, iki asırlık tarihi belgedir. Birileri istiyor diye birkaç asırlık geçmiş silinemez ve kazınamaz. Restorasyon ve koruma bilimi ilkeleri esastır.
